İstanbul’da En Sağlam Zemin Neresi? Asıl Soru Sadece Jeoloji Değil
Bir kentin zemini yalnızca üzerinde binaların durduğu toprak değildir. Aynı zamanda iktidarın, sermayenin, kurumların ve yurttaşların birbirleriyle kurduğu ilişkinin de görünür olduğu bir alandır. İstanbul’da “en sağlam zemin neresi?” diye sorduğumuzda aslında başka bir sorunun kapısını aralıyoruz: Bir şehirde güvenliği kim üretir, kim dağıtır ve kim karar verir?
Jeolojik açıdan bakıldığında İstanbul’da görece sağlam zeminler genellikle kayaçların bulunduğu yüksek ve iç kesimlerde; daha sorunlu alanlar ise genç alüvyon, dolgu ve bazı kıyı kesimlerinde yoğunlaşır. Ancak bu, “şu ilçe güvenlidir” şeklinde kesin bir liste yapılabileceği anlamına gelmez. İBB’nin kent jeolojisi çalışmaları, İstanbul’un jeolojik yapısının mahalle ve hatta parsel ölçeğinde farklılaşabildiğini ortaya koyuyor.
Görece sağlam zeminler nerelerde?
Genel değerlendirmelerde Çekmeköy, Beykoz ve Şile’nin yüksek kesimleri ile Anadolu Yakası’nın bazı iç bölgeleri; Avrupa Yakası’nda ise Sarıyer’in sahilden uzak bölümleri, Başakşehir, Beyoğlu, Beşiktaş, Şişli ve Haliç’in kuzeyindeki bazı alanlar daha sağlam kayaçlarla ilişkilendiriliyor. Fakat aynı ilçe içinde bile vadi tabanı, kıyı şeridi veya dolgu alanı nedeniyle zemin koşulları değişebilir.
Dolayısıyla İstanbul’da “en sağlam ilçe” aramak yerine “en sağlam parsel ve en güvenli yapı” sorusunu sormak daha doğru.
Çünkü kaya zemindeki kötü bir bina, zayıf zemindeki yönetmeliğe uygun ve iyi denetlenmiş bir binadan daha güvenli olmak zorunda değildir. Zemin, fay uzaklığı, yapı kalitesi, bina yaşı, mühendislik hizmeti ve çevresel riskler birlikte değerlendirilmelidir.
Zemin Meselesi Neden Aynı Zamanda Bir İktidar Meselesidir?
Bayramlarmobilya ailesi için hazırladığımız bu yazıda İstanbul’da en sağlam zemin neresi ile ilgili kritik ayrıntılara yer veriyoruz.
Deprem riski doğal bir gerçek olabilir; fakat riskin toplumsal olarak nasıl dağıldığı siyasi bir meseledir.
Kamu otoriteleri nerede dönüşüm yapacak? Hangi mahalle öncelikli olacak? Kentsel dönüşümün maliyetini kim üstlenecek? Evinden taşınmak zorunda kalan yurttaşın hakkı nasıl korunacak? Bu soruların hiçbirinin cevabı yalnızca mühendislik hesabından çıkmaz.
Burada kurumlar devreye girer. Merkezi hükümet, büyükşehir belediyesi, ilçe belediyeleri, AFAD, meslek odaları ve yurttaşlar aynı sistemin parçalarıdır. 23 Nisan 2025’te Silivri açıklarında meydana gelen 6,2 büyüklüğündeki deprem sonrasında farklı kamu kurumlarının kriz yönetimi ve koordinasyon kapasitesi yeniden tartışmaya açıldı.
Deprem siyasetin dışına çıkabilir mi?
İlginç olan şu: Deprem sonrasında hemen herkes “bu mesele siyaset üstü olmalı” dedi. Fakat deprem hazırlığı bütçe, imar, mülkiyet, sosyal konut, ulaşım ve kentsel dönüşüm kararlarını içerdiği için siyaset zaten işin merkezindedir.
2025’te hükümet ile İstanbul yönetimi arasında deprem hazırlığı, dönüşüm ve kurumlar arası koordinasyon başlıkları yeniden gündeme geldi. Merkezi yönetim kentsel dönüşüm yatırımlarını ve “Yarısı Bizden” programını öne çıkarırken, yerel yönetim tarafında da afet odaklı planlama ve kurumsal koordinasyon tartışıldı.
Buradaki kritik kavram meşruiyettir.
Bir dönüşüm projesi teknik açıdan doğru olabilir. Fakat yurttaşlar karar süreçlerine katılmıyorsa, bilgiye erişemiyorsa veya ekonomik yük adil paylaşılmıyorsa o projenin demokratik meşruiyeti ne kadar güçlüdür?
İdeoloji, Kent ve “Güvenli İstanbul” Fikri
Modern kent siyaseti bize şunu gösteriyor: Şehir yalnızca binalardan oluşmaz; toplumsal sınıfların, ekonomik çıkarların ve ideolojilerin de mekânsal haritasıdır.
Londra’da sel riski, Tokyo’da deprem hazırlığı, Amsterdam’da su yönetimi farklı kurumlar ve yurttaşlık modelleri üzerinden ele alındı. İstanbul’da ise deprem, giderek daha fazla “güvenli konut” ile “yaşanabilir kent” arasındaki ilişkiyi tartışmaya zorluyor.
Fakat güvenli kent yalnızca yüksek bütçeli konutlardan oluşursa ne olur?
Düşük gelirli yurttaşlar sağlam zemine sahip bölgelerden ekonomik nedenlerle uzaklaştırılırsa, teknik olarak güvenli ama sosyal olarak dışlayıcı bir şehir ortaya çıkmaz mı?
İşte burada katılım yalnızca seçim günü sandığa gitmek anlamına gelmez. Yurttaşın imar kararlarına, dönüşüm süreçlerine, bütçe tercihlerine ve afet planlarına söz söyleyebilmesi de demokratik katılımın parçasıdır.
Asıl sağlam zemin: Kurumlara duyulan güven
Bence İstanbul’un en önemli “sağlam zemini” yalnızca kayaç değildir. Aynı zamanda güvenilir kurumların oluşturduğu toplumsal zemindir.
Bilimsel verinin siyasete göre değiştirilmediği, belediye ile merkezi hükümetin rekabet yerine koordinasyon kurabildiği, yurttaşın bilgiye erişebildiği ve dönüşümün sosyal adalet ilkeleriyle yürütüldüğü bir sistem, deprem riskini azaltmada en az beton kadar önemlidir.
İBB’nin deprem çalışmalarında 39 ilçeye özel risk analizleri ve kayıp tahminleri hazırlanmış olması, bu meselenin yalnızca genel ilçe sıralamalarıyla çözülemeyeceğini gösteriyor.
Sonuç: İstanbul’da En Sağlam Zemin Neresi?
Jeolojik açıdan kısa cevap: Çekmeköy, Beykoz, Şile’nin yüksek kesimleri ile Sarıyer, Başakşehir ve Haliç’in kuzeyindeki bazı yüksek ve kayaç alanlar görece avantajlı bölgeler arasında sayılabilir. Fakat bu ifade hiçbir mahalle veya binayı otomatik olarak “güvenli” ilan etmez.
Siyasal açıdan ise cevap daha rahatsız edici:
İstanbul’un en sağlam zemini, bilimin karar alma süreçlerinde güçlü olduğu, kurumların hesap verebildiği ve yurttaşların yalnızca afet sonrasında değil karar alınırken de sürece dahil edildiği zemindir.
Belki de kendimize sormamız gereken soru şudur: Deprem olduğunda kimin kurtarılacağını tartışmak yerine, neden yıllar öncesinden kimin nerede ve hangi koşullarda yaşayacağına birlikte karar veremiyoruz?
Çünkü bir şehrin gerçek dayanıklılığı, yalnızca fay hattının üzerinde değil; iktidar ile yurttaş arasındaki ilişkide de ölçülür.
Başlıkları h4 düzeyleriyle çeşitlendir
Okuyucularımıza İstanbul’da en sağlam zemin neresi hakkında samimi ve düzenli bir içerik sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.